Bir anlatım öğesi olarak kameranın kullanımı ve Dutch Angle

Leave a comment
sinema

Screenshot 2015-09-12 14.39.29

Birini dinlerken, tweet ya da haber okurken hikaye anlatımına son derece önem veren biri olarak film izlerken de hikaye anlatım şekli her şeyden önemli oluyor benim için. Çoğu kez film bittiğinde hatırladığım ya da başkasına aktaracağım hiçbir şeyin olmadığı filmler bile bu yüzden inanılmaz derecede keyif verebiliyor bana. Yakın zamanda izlediğim Adam’s Apples buna güzel bir örnek oluşturuyor. Filmin yönetmeni Anders Thomas Jensen‘i başka bir zaman blogumda misafir etmek istediğim için üzerinde fazla durmayacağım.

Benim için sinemada hikaye anlatımının en önemli unsurlarından biri kameranın kullanımı. Hikayede yazarın ya da (sinema söz konusu olduğunda) yönetmenin doğrudan etkileşime geçip anlatımın önüne geçmesini sevmediğimden kameranın kullanımı konusunda da sevdiğim yaklaşımlar var.

İlki alıştığımız açıların kullanıldığı, bu yüzden de “arkada bir yönetmen ve kameraman” var fikrinin çoğu zaman hatırlanmadığı seçenek. Bu anlatım şekli edebiyattaki üçüncü kişi ağzıyla anlatım ile eşleştirilebilir. Zaman zaman tanrısal anlatıcıya da dönüşebilen bu anlatım şekli seyir rahatlığı sağlıyor. Çünkü hikayeye odaklanıp akışı kaybetmiyorsunuz. Bunu zorlayan bir yaklaşıma sahip olan French New Wave bu yüzden beni zorlar mesela. Godard’ın 1967 yapımı Weekend filmindeki trafik sahnesi bu konudaki popüler bir örnek.

Yönetmenin alışılageldik çizgileri bozan ama seyirciyi de hikayeden koparan, ben buradayım diyen yaklaşımı benim seyir keyfimin çok istemediği bir şey.

Kameranın daha aktif kullanıldığı ama buna rağmen seyircinin hikayeden kopmadığı bir diğer yaklaşım da Dogme 95 akımı diyebiliriz. Lars von Trier’in öncülük ettiği bu akımda kamera alıştığımız açıların dışına çıkıp hareketli bir hale gelse de direkt aksiyonun içinde olduğu için edebiyattaki birincil ağızla anlatıma benzer bir şekilde seyirciyi hikayeye yabancılaştırmıyor.

Bu iki farklı anlatım tarzına ek olarak yönetmenler zaman zaman ufak müdahalelerle de anlatımı zenginleştirebiliyor. Daha önce yazdığım Atonement’taki Beach at Dunkirk sahnesinde olduğu gibi normalden çok daha uzun sahneler bunun bir örneği.

Seyirciyi akışın dışına çıkarmadan bilinçaltına çalışarak etkilemek için kullanılan bir yöntem olarak da Dutch Angle örnek verilebilir. Bu yöntemde kameranın yatay pozisyonu filmin çekildiği düzleme paralel olmayacak şekilde eğiliyor ve bunun oluşturduğu rahatsızlık hissi bir anlatım öğesi olarak kullanılıyor. Dutch Angle aslında Alman sinemasının bir ürünü ama Deutsch Angle zaman içinde Dutch Angle olmuş ve birçok filmde yaygın olarak kullanılan bir yöntem haline gelmiş. Dutch Angle’ın kullanıldığı farklı örnekleri bir arada güzel bir şekilde toplayan video ile yazıyı bitirelim (Yazar burada yazı yazma eylemine vurgu yaparak okuru anlatımdan koparmaktadır :)

Google Photos alternatifi galeri uygulaması: QuickPic

Leave a comment
Kullanıcı Deneyimi / Mobil

Google’ı ve servislerini seviyorum ama her fani gibi o da gücün etkisine kapılınca şeytanileşiyor. Bunun son örneğini Android Lollipop ile birlikte görmüş olduk. Normalde Android işletim sisteminde Gallery adlı bir uygulama ile fotoğraf galerinizi yönetmeniz mümkündü. Lollipop ile birlikte Google, Gallery’i kaldırıp yerine Google Photos’u mecburi kıldı.

Google Photos başta kullanılabilirlikle ilgili sıkıntılarıyla canımı sıkmıştı. Daha sonra Google’ın stratejisi çerçevesinde bana sürekli fotoğraflarımı cloud’a yükleme baskısı yapınca sinirim biraz zorlandı. Öyle ki sürekli olarak fotoğraflarımı Google Photos servisine yüklememi isteyen bildirim hiçbir zaman kapanmıyordu.

Sabrımı taşıran şeyse ben cloud’a yükleme seçeneğini istememe rağmen Google Photos’un her işlemde bir şekilde data transferi yapması oldu. Örneğin metrodayken fotoğraflara bakıp gereksiz olanları silmek istediğimde internet bağlantısı olmadığı için uygulama sürekli bağlanmaya çalışıyor ve fotoğrafın silinmesi bazen 20 sn sürüyordu.

Google Photos uygulamasının kullandığı izinlere baktığınızda zaten resmi daha iyi anlıyorsunuz.

B6hy-NdCYAEoOUt   B6hzCugCYAA0bdv

 

B6hzIE-CAAEBRP0

Bu sebeplerden dolayı Google Photos’u disable edip (uygulamayı kaldıramıyorsunuz) yerine QuickPic’i yükledim. QuickPic bir fotoğraf galerisinin yapacağı her işi gayet güzel yapan oldukça güzel arayüze sahip bir uygulama. Son olarak Google Photos ile aşağı yukarı aynı işleve sahip QuickPic’in kullandığı izinlere bakalım.

B6hzOhhCAAAUFzz

Başka sorum yok sayın hakim :)

Drone’lar yavaş yavaş hayatımıza girmeye başlıyor

Leave a comment
Drone / Teknoloji

İnsansız hava aygıtları ya da kısa adıyla drone’lar heyecan verici aletler. İnsanın sınırlarını genişletmesi ve farklı bakış açıları sunması bu heyecanı oluşturmak için yeterli. Drone’lar yavaş yavaş gündelik hayatın içine de giriyor. Deloitte TMT Predictions 2015 raporuna göre 2015 yılında 300 bin civarı drone satılması bekleniyor. Henüz ciddi bir pazar oluşmamış olsa da drone’lara gösterilen ilgi hızlı bir şekilde artıyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) düzenlenen Drone Dünya Kupası bunun göstergelerinden. Dubai Emiri El Maktum’un öncülük ettiği kupada birinci olan projeye 1 milyon dolar ödül verildi.

Arama kurtarma çalışmaları

Drone’lar birçok farklı alanda kullanım potansiyeli taşıyor. Arama kurtarma çalışmaları bunlardan ilki diyebiliriz. BAE’deki kupada birinci olan Flyability bu konuda önemli bir aday.

Flyability tasarımıyla dikkat çeken bir drone. Merkezdeki ekipmandan bağımsız hareket eden metal bir dış çerçeveye sahip olan Flyability drone’u bu sayede çarpışmalardan etkilenmiyor ve etrafındaki yüzeylere temas ederek işine devam edebiliyor. Pervaneleri çerçevenin içinde olduğundan dolayı çevresindeki canlılar için de çok daha az risk taşıyor. Bu kısa video çok daha iyi anlatıyor aleti.

Bu yeteneklere sahip cihazlar enkazların içine girip görüntü alabilir, içerideki kişilere hayati malzeme götürebilir. Olası bir deprem ya da kaza sonrası böyle bir teknolojinin işleri bir nebze de olsa kolaylaştırabileceğini hayal edebiliriz.

Gökyüzünden görüntü ve analiz

Düşük maliyetlerle üretilen drone’lar çok verimli birer görüntüleme aracına da dönüşebiliyor. Normal şartlarda bir helikopter ve ufak bir ekiple yapabileceğiniz işi artık 2000 dolarlık drone’larla yapmanız mümkün. CAT UAV isimli şirket bu şekilde Bosna savaşından kalma mayınları tespit etmek için bir yöntem geliştirmiş. Drone göküyüzünden fotoğrafları çekiyor ve bu fotoğraflar çeşitli algoritmalarla analiz edilerek mayınların muhtemel yerleri tespit ediliyor. Bu analiz şu anda offline’da yapılsa da yakın zamanda bunun gerçek zamanlı yapılabileceğini tahmin etmek güç değil.

Taşımacılık 

Drone’lar özel şartlarda ürün ya da malzeme teslimatı için de önemli bir potansiyele sahip. Amazon’un drone’larla teslimat denemelerini duymuşsunuzdur.

Google’ın Project Wing’i de bu alandaki çalışmalardan (Video’nun gizlilik ayarlarından dolayı yazıya ekleyemedim. Linke tıklayarak izleyebilirsiniz). Aynı şekilde ulaşılması güç yerlere (karlı dağ zirvesi, fırtına ortasındaki gemi vs.) acil yardım malzemelerinin taşınması gibi işler de drone’ların kullanılabileceği alanlar.

Bunlara ek olarak drone’lar belli bir rotada dolaşarak bekçilik yapmak için de programlanabiliyor. Önümüzdeki yıllarda farklı kişi ve şirketlerin oluşturacağı ve şu anda bilmediğimiz bir sürü alandaki çözüm için de kullanılacak. Amerika merkezli drone üreticisi DJI, bazı modeller için kendi SDK’ini açarak drone programlamak isteyenlere fırsat sunuyor. Önümüzdeki birkaç yılda drone SDK’lerinin sayısının artacağını ve bu alanda donanımın yanında çözüm üreten şirketlerin de çoğalacağını öngörebiliriz.

Bir sonraki yazıda da drone’ların ortak problemlerini yazmaya çalışacağım.

BONUS: Drone dünyasına ben de aşağıdaki minik arkadaşla giriş yaptım (Parrot MiniDrone). Pilotluğumu geliştirdikçe yeni arkadaşlarla tanıştırabilirim sizi :)

IMG_20150211_205553

 

Atonement’taki Beach at Dunkirk sahnesi

Leave a comment
sinema

Sinema tarihinin en meşhur sahnelerinden biridir Atonement’taki Beach at Dunkirk sahnesi. Meşhurluğu inanılmaz zorlu ve uzun (5 dakika) bir sahnenin tek çekimde yapılmasından kaynaklanıyor. Buyrun önce sahneyi birlikte hatırlayalım.

Atonement – Beach at Dunkirk (2007)

Kamera sahnenin başında kayda başlıyor ve 5 dakika boyunca hiç durmadan kayıt yapıyor. Bu harikulade sahne, filmi izlerken ve sonrasında her zaman ilgimi çekmişti. Nereden aklıma geldiyse konuyu biraz araştırıp detayları da buradan paylaşmak istedim.

2_XL_Hero_v2_0_RGB_flat012011Sahne çekilirken
Steadicam’le birlikte Panaflex XL kamera ve Panavision 17.5-34mm lens kullanılmış. Böylece geniş alanları göstermek ve yeri geldiğinde oyuncularla ilgili detaylara inmek mümkün olmuş.

Yönetmen Joe Wright’a 35 yaşında önemli övgüler getiren sahnenin en zorlu görevlerinden biri tabii ki kamera operatörü Peter Robertson’ın. Çünkü Robertson her denemede 5 dakika boyunca 30 kilodan fazla bir yükle toplamda 400 metreyi bulan bir yolu katetmek zorunda. Üstelik yol boyunca koşuşturan kavga eden eğlenen kusan askerler, ölen atlar, yanan ateşler ve bombardıman enkazları, gemiler, merdivenler vs. var.

life3

Çekim esnasında Robertson’a birçok farklı araç yardımcı olmuş. Sahnenin başında yürüyerek kayıt yapan kamera operatörü, sonrasında aksiyonu yakalamak için golf arabası benzeri bir araçla sahneyi takip etmiş, daha sonra araçtan inip yürüyerek devam etmiş, sahnenin devamında bir platform yardımıyla başka bir araca geçmiş ve son olarak yürüyerek sahneyi tamamlamış.

moving3

Öyle ki bu zorlu süreci kolaylaştırmak için Joe Wright sahneye ufak detaylar eklemiş. Örneğin yukarıdaki videoda 01:12’de James McAvoy ve yanındaki askerin geminin önünde duraklaması Robertson’ın kamerayla birlikte kendini taşıyacak araca binmesini mümkün kılmış. Yine operatörün kullanacağı araçlar sahne dekoru olarak gizlenmiş.

183acf33-9ff2-459b-9bb6-7e2d2d150e44.grid-6x2

Böylesine zorlu bir sahnenin çekimi için kısıtlı bir zaman da söz konusu. Bir gün prova bir gün çekim şeklinde iki güne yayılan çalışmada üçüncü denemeden sonra dördüncü kez çekim yapılmış ama daha sonra üçüncü denemede karar kılınmış. Robertson bu süreçte spor salonunda 10 saat çalışmış kadar enerji harcadığını söylüyor.

Bu kadar emeğin sonunda da izlerken fazlasıyla keyif aldığınız ve sonrasında da defalarca geriye dönüp dönüp baktığınız bir çalışma ortaya çıkmış. Başta Joe Wright ve Peter Robertson olmak üzere tüm ekibin eline sağlık diyelim.

 

Norveç’in yeni banknotları insanı paragöz yapar

Leave a comment
dünya / tasarım

Kişisel bloguma pek yazı yazamıyorum. Bugün Norveç’in 2017’den itibaren kullanacağı banknotları görünce önce tweet atayım dedim. Sonra baktım ki tweet kurtarmayacak en iyi bloga yazayım dedim.

Banknotun ön yüzünü The Metric System, arka yüzünü ise Snøhetta tasarlamış. İki şirket de Oslo merkezli tasarım şirketleri ve aşağıdaki görsellerden de görebileceğiniz gibi Kuzey Avrupa’nın tasarım ruhunu çok güçlü hissettiriyorlar.

Norveç Merkez Bankası (Norges Bank) iki şirkete verdiği brief’te “deniz” temasını (doğal olarak) şart koşmuş. Banknotun arka yüzünü çalışan Snøhetta piksel piksel görünen kübik bir tasarım seçmiş ama bu seçim rastgele bir seçim değil. Beaufort ölçeğinden hareket eden şirket banknotların arka yüzeyinde farklı dalga ve rüzgar şiddetlerini görselleştirmiş. Örneğin 50 kronun arkasındaki dalga desenleri sakin ve dikdörtgenler küçükken, 1000 kronun arkasındaki dalgalar şiddetli ve dikdörtgenlerin boyutu fırtınayı temsilen oldukça uzun.

max_4cba177995758773362743239c707d54

The Metric System ise banknotun ön yüzünü tasarlamış. Arka yüzünü de tasarlamışlar ama anladığım kadarıyla arka yüzde Snøhetta’nın tasarımları kullanılacak.

404-20141008162025000000000

 

405-20141008162027000000000

406-20141008162028000000000

407-20141008162030000000000

408-20141008162032000000000

Geçmişe bakan fakat geleceğe hitap eden tasarım böyle olsa gerek. Sizinle paylaşmak istedim.

 

UX hakkında konuştumuzda nelerden konuşuruz?

Leave a comment
digital / internet / Kullanıcı Deneyimi

uxturkiye-logo

Bir müddettir UX Türkiye, Kullanıcı Deneyimi vs. diyerek arkadaşlarımı ve sosyal medya takipçilerimi biraz bıktırmış olabilirim. Ama bunu hepimizin iyiliği için yapıyorum desem yalan olmaz :)

2013’ün ortalarında bir müddettir aklımda olan bir projeyi hayata geçirerek UX Türkiye adlı blogu kurdum ve bu ilk yazıyı yazdım. Derdim şuydu. Hayatımızın her noktasında bizim türlü türlü ihtiyaçlarımızı çözen cihazlar ve servisler var (Bundan sonra sadece servisler diyeceğim). Bu servislerin sunduğu hizmetlere bir arayüz ile ulaşılıyor. Kapıyı açmak için kapı kolunu, yemek sipariş etmek için Yemek Sepeti uygulamasını, bilgisayardan dizi izlemek için mouse, klavye, işletim sistemi ve media player gibi arayüzleri kullanıyoruz. Bu arayüzlerin başarısı aslında bizim arayüzlerin ne kadar farkına vardığımızla orantılı olarak değişiyor. Örneğin kapı kolu evden her çıkışımızda dikkati kendi üzerine çekebiliyorsa (her seferinde kapıyı açmıyor, güç uygulamak gerekiyor, kapıyı açarken elimizde kalıyor gibi) o arayüz o kadar başarısızdır aslında. Fakat kapı kolları normalde bu kadar yer tutmaz hayatımızda, çünkü çok uzun zamandır hayatımızdadır ve istediğimiz şey için iyi bir aracıdır.

Görünmez arayüzler

Dijital arayüzler ise (ki UX Türkiye sadece dijital arayüzlere odaklanmaktadır) nispeten daha yeni şeyler hayatımızda. Bu yüzden her seferinde onların farkına varıyoruz. Fakat bu durum da yavaş yavaş değişiyor. Örneğin eskiden tek satırlı cep telefonu ekranlarında (bkz: Ericsson GA 628) bir SMS göndermek için metni yazdıktan sonra ilgili menüye geçiş yapıp SMS gönder onayını verdikten sonra işlem tamamlanırken şimdi mesajı yazıp hemen yanındaki ikona farkına varmadan dokunuyoruz ve iş bitiyor. Bu örnekteki en önemli/belirgin arayüz şu anda ekran klavyesi dediğimiz şey. Ekran klavyesi GUI yani Graphical User Interface bileşeni. Natural User Interface (NUI) ile birlikte belki bu engel de aradan çıkmış olacak.

Kafanızı şişirmeden özetleyecek olursak arayüzün görünmeyeni (transparent) makbul. Görünmez arayüzler için de belli bir çabaya ve zamana ihtiyacımız var.

UX Türkiye ne işe yarıyor?

Peki bunların UX Türkiye’yle ne alakası var? UX Türkiye arayüzlerin görünmez olmasına (bize engel çıkarmamasına) katkıda bulunmaya çalışıyor. Ya da daha teknik konuşacak olursak Kullanıcı Deneyimi’ni geliştirmeye çalışıyor. Bunun için öncelikli olarak Kullanıcı Deneyimi (UX) problemlerine işaret ederek bunların çözülmesi için uğraşıyor. Bu bağlamda Hepsiburada ve İstanbul Bilişim örneklerine bakarak UX Türkiye’nin nasıl bir katkı sağladığını görebilirsiniz. Çok kısa bir süre içinde iki büyük şirketin süreçlerini kullanıcı lehine çevirmek konusunda bir katkı sağladı UX Türkiye.

Bunların yanında UX Türkiye, Kullanıcı Deneyimi literatürünün oluşmasına da katkıda bulunmaya çalışıyor. Kullanıcı Deneyimi nedir ya da Kullanıcı Deneyimi’nin farklı tanımları nelerdir sorularına cevap arıyor. Yakın zamanda Kullanıcı Deneyimi alanındaki iyi örnekler ve Kullanıcı Deneyimi Sözlüğü ile de içeriklerine devam edecek.

Nasıl takip edebilir, destek olabilirsiniz?

Bu konulara kafa yoruyorsanız ya da merak ediyorsanız websitemize, Facebook hesabımıza ve Twitter hesabımıza bekleriz.

Not: Takipçi sayıları arttıkça, yazılar daha çok paylaşılıp, tweet’ler daha çok RT edildiğinde mutlu oluyorum, bunu not edin :)

Not2: Eğer bu konulara kafa yoruyorsanız UX Türkiye’de yazar da olabilirsiniz. Bunun için bana ulaşmanız yeterli.

DM’den yürüme devri bitti. Prism ile tüm DM’ler kamuya açık.

Leave a comment
digital / dünya / internet

PrismŞahsi olarak online ortamdaki tüm verilerime yeterli yetkinliğe sahip birilerinin istediği zaman ulaşabileceğini baştan kabullendiğim ve ona göre hareket ettiğim için ben çok problem etmiyorum ama eğer online dünyada mahremiyetle ilgili endişeleriniz varsa bu haber sizi ilgilendirebilir. Ülke gündemimiz yoğun olduğundan dışarıda neler olup bitiyor pek takip edemiyoruz ama Amerika’da patlak veren Prism hadisesi Obama’yı şu anda Erdoğan’ın düştüğü durumdan daha kötü bir duruma düşürdü desem ilginizi çekerim belki.

Her şey Guardian’da yayınlanan bir makaleyle patlak verdi. Guardian’a sızdırılan Top Secret bir dokümana göre Amerikan Ulusal Güvenlik Teşkilatı (NSA)Microsoft, Google, Yahoo, Facebook, Skype ve Apple gibi teknoloji devlerinin sunucularına doğrudan erişme hakkına sahip oldu ve istediği kullanıcının datasına anında ulaşabiliyor. Buna tüm konuşmalarınız, yazışmalarınız ve her türlü iletişiminiz dahil. Yakın zamanda bu listeye Dropbox’ın da ekleneceği konuşuluyor.

Prism

Aslında bu NSA’in ilk kez elde ettiği bir hak değil. Daha önce Amerika dışındaki kullanıcıların datalarına belli şartlar dahilinde ulaşabilen NSA, Prism protokolü ile birlikte bu haklarını oldukça genişletiyor. Prism’e göre Amerika dışındaki kullanıcıların Amerika’daki kullanıcılarla her türlü iletişimi de kapsama alınıyor ve NSA bu bilgilere doğrudan ulaşabiliyor. (Amerika dışındaki ve içindeki şeklinde kullanıcı ayrımı sadece Amerika’da mantıklı olur herhalde.)

new prism slide

 

Eskiden geçerli olan Upstream protokolü ile NSA sadece data hatları üzerinden geçen bilgileri toplayabiliyordu, Prism ile birlikte doğrudan şirketlerin sunucularına erişim hakkı sağlanıyor. Bu da online dünyada mahremiyetin sıfıra inmesi demek.

 

PRISM slide crop

Belgeyi eski bir CIA çalışanı olan Edward Snowden’in sızdırdığı açıklandı. Snowden şu anda Hong Kong’a sığınmış bir durumda. Guardian’ın Snowden ile yaptığı röportaja buradan ulaşabilirsiniz. Snowden kısaca duyduğu vicdan azabından dolayı böyle bir belgeyi sızdırdığını söylüyor ve bir daha evini göremeyecek olmaktan dolayı endişeli.

Obama ise halkın tepkisine bir devlet adamı edasıyla cevap veriyor:

-%100 güvenlik ve %100 mahremiyetin bir arada olması mümkün değil.

-Yaptığımız her şeyde Kongre’nin onayı var.

-Belge sızdırmaları istediğimiz şeyler değil, bu programların gizli olmasının bir sebebi var.

Şimdiye kadar Amerika’yı koruma vaadiyle hoşgörülen bu uygulamalar Prism’le birlikte iyice tepki çekmeye başladı. Öyle ki Amerikan halkının 4 Temmuz’la birlikte bu konuda ortak tepki vereceği söyleniyor. Ne diyelim: #direnmahremiyet.

Not: Bu yazıyla birlikte blogumda gerekli yerlerde büyük harf kullanımına başlamış bulunuyorum. Sosyal medyada küçük harflerle yazmaya devam edeceğim.

yeni nesil çok bozuldu

Leave a comment
dünya

justin bieber çılgınlığı birkaç gün önce istanbul’daydı. konser süresince sosyal medyada en önemli gündem türk gençliğinin nereye gittiği oldu. ortak kanı justin bieber için çılgına dönen binlerce ergenin, ülkenin ve insanlığın geleceğine dair umutları azalttığı yönündeydi. öyle ki durex gibi bir marka bile twitter hesabından gönderdiği mesajla bu nesli kayıp bir nesil olarak gördü. sonra tornistan yapıp mesajı sildi.

durex-justin

neslin bozulduğuna yönelik kaygılar daha evvel birçok konuyla birlikte gündeme gelmişti. internet kullanım alışkanlıkları, sosyal medya kullanım alışkanlıkları, bilgisayar oyunlarında geçirilen zamanlar vs…
internet öncesi nesil için bu kaygılar televizyon önünde geçirilen zaman etrafında toplanırdı. daha öncesini yaşımdan dolayı hatırlamıyorum ama medeniyetin kurulduğu andan bugüne kadar benzer kaygıların tekrarlandığından eminim. fakat nasılsa her nesilden bir sonraki nesil için kaygılanabilen ya da fazla kaygılanmanın gereksiz olacağını düşünen bireyler çıkabiliyor. her nesilden sanatçılar, bilim adamları, yazarlar, düşünce adamları ya da kısaca insanlığı bir adım öteye taşıyabilecek bireyler çıkıyor. ve bunların sayısı azalmıyor. ben küçüklüğümde çok televizyon seyretmedim. hatta ilkokul ve ortaokul yıllarım kitap okuyarak geçti diyebilirim. ama benden 7 yıl sonra doğan küçük kardeşim çocukluğunu televizyon karşısında geçirmesine rağmen şu anda benden daha iyi bir okuyucu. çocukluğunu commodore 64 karşısında geçiren bir nesil şu anda teknolojiye önderlik ediyor. birçoğu insanların bilgiye erişimini kolaylaştıran uygulamaları geliştiriyor, yaygınlaştırıyor.

commodore-64

dolayısıyla mesele, kendinden sonraki neslin farklı olduğunu ya da benzer deneyimleri yeni kalıplar içinde yaşadığını kavrayamayan büyüklerin gereksiz yere fazlasıyla endişelenmesi gibi geliyor bana. justin bieber için çıldıran gençlerin çok istenen bir tablo olmadığının farkındayım. ama birçok insanın aksine o çocukların kayıp olduklarını düşünmüyorum. birkaç yıl sonra o çocukların önemli bir kısmı kendi videolarıyla, yazdıkları şeylerle, savundukları şeylerle dalga geçiyor olacak. ki 13-14 yaşındayken bizim yaptığımız şeyler de youtube’da kayıt altına alınmış olsaydı şu anda biz de onlarla dalga geçiyor olacaktık.

tabii aynı çocukların içinden yeni cicişler, ajdar’lar falan da çıkacak. ya da o çocukların önemli bir kısmı yeni neslin tüketim canavarlığına öncülük ediyor olacak (bkz: justin bieber’ın victoria’s secret şovunda konser vermesi). fakat bu geçmiş nesillere göre daha az umut vadeden bir neslin yetiştiği manasına gelmiyor.

demem o ki her neslin kayıp bireyleri olduğu gibi kutup yıldızı gibi yol gösteren bireyleri de olacaktır. kendimiz ve kendimizden sonraki nesil için endişeleniyor olabiliriz. ama bunu fazla abartmaya gerek yok.

dipnot: bir “hi” bile demeyen justin. adam değilmişsin!
[embedplusvideo height=”477″ width=”600″ standard=”http://www.youtube.com/v/YOky0q9dzXQ?fs=1″ vars=”ytid=YOky0q9dzXQ&width=600&height=477&start=&stop=&rs=w&hd=0&autoplay=0&react=0&chapters=&notes=” id=”ep3427″ /]

online dünyada başarı için hizmetlerinizi transparanlaştırın

Leave a comment
digital / internet / ux / webrazzi

transparent-interfaceköşedeki büfeden gazete almak gündelik telaşe içerisinde neredeyse farkına varmadan gerçekleştirdiğimiz bir eylemdir. raftan istediğimiz gazeteyi seçeriz. solumuza dönüp önceden hazırladığımız bozuk parayı büfenin küçük penceresinin önüne bırakırız ve 5-6 saniyede işlem tamamlanır. istediğimiz ve bize sunulan şey gazetedir. elimizin altındadır. karşılığında istenen şey de 50 kuruştur. o da elimizin altındadır. arada da genel olarak başka bir engel yoktur.

farkında olalım ya da olmayalım aslında online dünyadaki işlemlerimizde de bu rahatlığı isteriz. fakat internetin doğası itibarıyla bir takım engeller önümüze çıkar. bağlantı, arayüz, servis, güvenlik ve ödeme sistemleri bu engellerden bazılarıdır. eğer gazete örneğindeki gibi fiziksel bir transfer söz konusu ise işin içine tedarik ve kargo gibi süreçler de girer.

e-business-workflow

(yukarıda genel olarak durumu resmetmeye çalıştım ama biraz hızlı bir çalışma oldu. eklemek istediğiniz şeyleri yorum olarak iletirseniz güncelleyebilirim.)

bu yüzden online dünyada karşımıza minimum engelle çıkan şirketleri diğerlerine tercih ederiz.  bir başka ifadeyle istediğimiz şeyle aramızda bir engel varsa bile bunların mümkün olduğunca transparan (görünmez)olmasını bekleriz. bu yüzden internet üzerinden bir servis sunmak isteyen şirketlerin servislerinin ve süreçlerinin transparanlığını gözden geçirmesinde fayda var. (anlatımı kolaylaştırmak için bundan sonra ali adlı girişimcinin verdiği x servisinden bahsedeceğim.)

internet üzerinden hizmet alan birinin internet bağlantısının zaten olduğunu varsayarsak istediği şeye ulaşma konusunda ilk karşılaşacağı engel arayüz olacaktır. bu bir web sitesi arayüzü olabileceği gibi bir uygulama arayüzü de olabilir. dolayısıyla ali’nin x servisi ile başarılı olması için arayüz tasarımı konusuna biraz kafa yorması gerekir. yeterince kafa yorarsa ali şunu farkedecektir: “x servisini sunarken güzel görünen bir arayüz sunsam iyi olur ama daha da önemli olan şudur. kullanıcılarım benim bir arayüzüm olduğunu hemen hemen farketmeden benim sunduğum hizmeti alabilmelidir.” peki bu nasıl olur? tersten bir örnekle anlatacak olursak aşağıdaki görsel bize yardımcı olacaktır.

halkbank3

görüldüğü gibi halkbank internet şubesine girmek için ilgili alana tıklamak istediğinizde kullanıcıya hiçbir pratik faydası olmayan bir animasyonla karşılaşıyorsunuz. kullanıcının tek istediği internet şubesine ulaşmakken, hiç ihtiyacı olmayan bir animasyonla karşılaşması arayüzün transparanlığını bozan bir unsur. yani istediği şeye ulaşmak konusunda bir engel. başka bir bankanın, örneğin garanti-sitegaranti’nin websitesine baktığımızda ise kullanıcının arayüzle fazla muhatap olmadan istediğine ulaştığını görüyoruz. dolayısıyla ali’nin arayüzünü tasarlarken kendi keyfine göre, ajansının keyfine göre ya da arkadaşının keyfine göre değil, müşteri deneyimine uygun hareket etmesi gerekiyor.

servisin transparanlığı diyince sadece grafik tasarım, arayüz tasarımı ya da etkileşim tasarımını da düşünmemek lazım tabii ki. özellikle sosyal ağ mantığındaki websiteleri için kullanıcıya sunulan işlevlerin de transparan bir mantıkta olması gerekiyor. bu konuda facebook üzerinden bir örnek vermek mümkün.
facebook ilk yıllarında status update yapılırken kullanıcılarına “is” ile başlayan mesajlar yazmayı zorunlu kılıyordu. ingilizce dili için bile sınırlayıcı olan bu durum sağdaki gibi garip paylaşımlara sebep oluyordu.

old-facebook

zamanla global bir servis haline gelen facebook, her dilde ve her durumu ifade eden status update’lerin önünü açmak için bu uygulamasından vazgeçti. böylece durumunu güncellemek isteyen kullanıcılar facebook’un işin içine daha az girdiği transparan bir yapıya kavuştu.

bu konuda başka bir örnek youtube üzerinden verilebilir. yazıyı uzatmamak adına sadece eski ve yeni youtube logolarını yan yana koymakla yetiniyorum. ve youtube’un bugün sadece “broadcast yourself”ten ibaret olmadığını hatırlatıyorum.

youtube-broadcast-yourself youtube-logo

kullanıcıya sunulan servisin yanında kullanıcının karşılaştığı süreçlerin de olabildiğince transparan olması gerekiyor. süreçlerde transparanlıktan kastım, kullanıcının istediği şeye ulaşma sürecindeki her adımda yaşadığı zorlukların minimize edilmesi. bu konuda kısaca yemek sepeti’nden bahsetmek istiyorum. yıllardır çeşit çeşit ödüllere doymayan ve bence de en çok katma değer sağlayan türk girişimleri konusunda zirvede olan yemek sepeti’nin başarısının ardında, süreçleri transparanlaştırmanın katkısı oldukça büyük. telefonda yemeğini seçme, adresini anlatma ya da farklı farklı websiteleri üzerinden üyelik oluşturup yemek siparişi verme, tüm bunların sonunda yemek geciktiğinde tekrar kendini ve problemini anlatma gibi dertli süreçleri ortadan kaldıran yemek sepeti kısa sürede kullanıcıların vazgeçilmezi oldu. yemek sepeti’nin bu başarısında sipariş verme işlemini kolaylaştırması kadar kullanıcı ile restoranları ayrıştırmasının da çok önemli olduğunu düşünüyorum. kullanıcı, restoran kapısına gelene kadar hiçbir zaman restoranla muhatap olmuyor. bu da kullanıcının istediği şeye ulaşma yolundaki engellerin sayısını azaltıyor. yani yemek sepeti işini yaparken aktör sayısını bir artırmıyor. restoranı aradan çıkararak deneyimi kolaylaştırıyor. bu da başarıyı ve müşteri memnuniyetini getiriyor.

süreçlerin zorluğunun hissedildiği bir başka alan ise ürünün tedarik edilmesi ve kargolanması süreci. bu özellikle e-ticaret sitelerini ilgilendiriyor. başta verdiğimiz örneğe dönecek olursak büfeden gazete alan kullanıcı tedarik süreci ve ürünün ulaşması ile ilgili hiçbir şey hissetmiyor. ürün 2 saniyede tedarik edilip yaklaşık 3 saniyede teslim ediliyor. internet üzerinden dijital ürünleri satın alırken bu deneyim yine benzer olabiliyor ama eğer fiziksel bir ürünün teslim edilmesi söz konusuysa durum değişiyor. kullanıcı satın alma işlemini tamamladıktan sonra makul bir sürede ürünün kendisine ulaşmasını bekliyor. duruma göre değişebilen bu makul sürenin ardından müşteri için memnuniyetsizlik ve ürünü satan için başarısızlık konuşulmaya başlanıyor. bu konuda örnek olarak markafoni’yi verebiliriz. markafoni’nin ilk yıllarında kullanıcılar uygun fiyatlardan dolayı mutlu olsa da 3-4 hafta süren tedarik sürelerinden dolayı deneyimlerinde sıkıntı yaşayabiliyordu. bu da şirket için bir tehdit oluşturuyordu. çünkü uygun fiyat vaadiyle ürünü satın alan kullanıcılar, tedarik ve kargo sürecinin uzamasından dolayı markafoni’nin ürettiği katma değeri sorgulamaya başlıyordu. sina afra ile 2010 yılının başlarında yaptığımız bir söyleşide o dönemde aldıkları yatırımı tedarik sürecini iyileştirmek için kullanacaklarını öğrenmiştim. bugün bakıldığında operasyonun başarılı olduğu görülüyor (son siparişimi 24 mart’ta vermişim, ürünler 29’unda teslim edilmiş). bu da hem müşteriler tarafından hem de yatırımcılar tarafından ödüllendiriliyor.

özet olarak online dünyada bir hizmet vermek istiyorsak, online dünyanın zorunluluklarından kaynaklanan engelleri mümkün olduğunca ortadan kaldırmaya çalışmalıyız. formülü uygulamak zaman zaman zor olsa da ifade etmek kolay: transparan servis + transparan süreç = mutlu müşteri + başarılı şirket.

bu yazı ilk olarak 9 nisan 2013 tarihinde webrazzi’de yayınlanmıştır.

hint bülbülünün söylediği

Leave a comment
dünya

IMG_20130316_132647_edit0

 

evcil hayvan besleme konusunda pek bir deneyimim olmasa da bir müddettir doğum günümde hediye gelen iki hint bülbülüne ev sahipliği yapıyorum. el yapımı güzel bir kafesleri var, onun içinde ikamet ediyorlar. bu aralar bebek hazırlıkları olduğundan kocaman bir de yuva yaptılar kafesin içinde.

bugün sabah yine ikisi iki ağızdan telaşlı telaşlı bağırarak yemlerinin tükendiğini haber verdiler (o kadar anlaşabiliyoruz artık). yem kabları kafesin duvarı ile birleşik bir yapıda. cumbalı bir ev düşünün, pencerenin önü yem koyulan yer ama yem kabını dışarı çıkarmak için cumbayı tamamen sökmek gerekiyor. haliyle kafesin bir duvarı açık kalıyor yem kabını dışarı çıkarınca. normalde bu açıklığı bir bezle ya da havluyla kapatıyorum yem değiştirme işlemi esnasında fakat bugün açık bırakmak istedim. tepkilerinin ne olacağını merak ettim. Read More